Kırsal Hayattan Bir Kesit
Tanzanya’nın batı sınırındaki Kigoma kasabasına bağlı Uvinza köyüne ilk ziyaretim, 1997 senesinin, Tanzanya’da iki yağmur mevsiminden biri olan Aralık ayında, ikincisi ise 2002’nin Haziran ayında gerçekleşti.
Aralık 1997’de, trenle bir gece vakti vardığım Uvinza köyü aşağı yukarı 30-40 haneli küçük bir köy. Köyde bir cami, bir kilise ve bir de ilkokul var. İlkokuldan sonra okumak isteyenler büyük kasaba ve şehirlere gitmek zorundalar. Köyde yatırım olarak bir tuz madeni var. Madenden tuz çıkarıp yemeklik tuz üretiyorlar. Köy halkı fakir. Kendi ekip biçtikleriyle geçiniyorlar ve pek çok ihtiyaç maddesini kendileri elleriyle, ilkel metotlarla üretiyorlar. Örneğin palmiye çekirdeklerinden yemeklerde kullandıkları palmiye yağı ve sabun elde ediyorlar. El emekleriyle hayatı idame ettiren marifetli köylüler, ihtiyaçları olan hemen her şeyi kendileri yapıyorlar. Evlerini, kullandıkları ev eşyalarının bir bölümünü, yere serdikleri hasırları, akşamları aydınlandıkları kandilleri, hatta ağaçtan kağıt bile yapıyorlar. Irmaktan getirdikleri suyu kaynatıp süzerek içme suyu elde ediyorlar. Oldukça tatsız ve sarımsı renkli ve mangal ateşinde kaynatıldığından duman kokulu bir su oluyor. Elektrik ve su tesisatları yok. Su ihtiyacını köyün yakınından geçen ırmaktan temin ediyorlar. Kovalarla bu ırmaktan su taşıyorlar. Ancak ırmaktan sadece köy halkı değil timsahlar da istifade ediyor. Timsahların bulunduğu ırmaktan su almaya ve çamaşır yıkamaya giden beş köylü kızını timsahların parçaladığı konuşuluyor.
Çıplak ayaklı, yırtık elbiseli köylü çocuklar uzattığım bir şekeri veya bir cikleti heyecanla alıp gülüşüyorlar. Ana babalarına en zor işlerde bile yardım eden köylü çocuklar da büyükleri gibi son derece maharetliler. Su taşımaktan çamaşır yıkamaya, hayvanları gütmekten ev temizlemeye kadar hemen her işi yapabiliyorlar.
İki hafta kaldığım köyde, hayatın ne kadar zor olduğunu, köylülerin ne kadar zor ve sağlıksız şartlar altında yaşamak zorunda kaldıklarını gördüm. Fakat şunu da gördüm ki, her türlü zorluğa rağmen mutlu olabilen, hayatın sıkıntılarına sabırla tahammül gösteren, hayatı olduğu gibi kabul eden, elindekilerle yetinen ve daima şükreden, sabırlı, toleranslı, sevecen ve mutlu insanlar. Şikayet eden hiçbir kimseye rastlamadım.
Bir de anlamsız telaşlar içinde koşuşturup duran modern toplum insanını düşündüm. Daha büyük evlerde yaşayıp mutlu bir yuva kuramayan, her geçen gün konforu artan ama zamanı daralan, daha çok para kazanan fakat değerlerini ve sağduyusunu yitiren, devamlı tüketen ama bir türlü doymayan, geliri yüksek ama gözü gönlü aç insanları düşündüm. Birçoğumuz varlıklar içinde bir türlü mutlu olamazken bu fakir ve yalnız insanlar yokluk içinde mutluluğu yakalamışlar. Görünüşte onlar teknolojide, sanayide ve ekonomide yıllarca gerideler. Ama şu kısacık ömürlerine ruh katmada bizden çokça ilerideler. Bir yandan uzaya gitmeyi başaran Batı toplumu diğer tarafta yanı başındaki komşusuna, akrabasına ziyarete vakit bulamıyor. Bir yandan bilgisayar ağları kurarken diğer yanda insan ilişkilerini binbir parçaya bölüyor. Şimdi her geçen gün cinayetlerin, bunalımların, yalnızlıkların, tatminsizliklerin ve intiharların çığ gibi arttığı sorunlarla dolu modern çağın Batı toplumu, gelecek nesilleri ürkütüyor. Belki de sanayi ve teknoloji çağının sunduğu imkanlar yanında getirdiği olumsuzluklardan henüz nasibini almamış fakir Afrika köylüsünün mutlu ve sevecen bakışlarının ardındaki sır da burada yatıyor. Çünkü onlar, hala birbirlerine sevgi, kardeşlik, yardımlaşma ve paylaşma hisleriyle yaklaşabiliyorlar.
